EMRE DURSUN: Bir röportajınızda “sadece bir etnik tabana oturan, çok kültürlülüğü bir tehlike addeden” şeklinde tanımladığınız İttihat ve Terakki’den söz ederken “bir parantez açıldı” diyorsunuz. Sanıyorum ki Türkiye o paratezi henüz kapatabilmiş değil ve yine sizin bir tespitinize göre “yerelleşerek yayılıyor hala: Çorum milliyetçiliği ayrı, Trabzon milliyetçiliği apayrı…” Ancak bu söyleşide asıl dikkatimi çeken “Cumhuriyet’in altın çağı dediğimiz Atatürk’ün ebedi şef kısmını bir atlarsak, tek parti döneminde aynen muhafaza edildi bu dil” cümleniz. Sizce gerçekten Atatürk döneminde, “renkliliğe ve çeşitliliğe bir müsamaha” var mı? Yani “ebedi şef döneminin yumuşak tonu”ndan kasıt nedir?
MARKAR ESAYAN: Öncellikle İttihat ve Terakki’nin kendi içinde Osmanlıcıları tasfiye ederken yöntem olarak seçtiği ikili stratejinin, yani görünürlüğü olan legal politika uygulamaları ile muhaliflerin, ülkenin gayrı Türk unsurlardan temizlenmesi işlemini yürütecek gizli yapılanmanın dilini, sizin bahsettiğiniz yerelleşen ve kendi içinde farklılaşan milliyetçilik dilinin üzerine oturtmak çok doğru değil. Çünkü bu dil bir strateji olarak cumhuriyet dönemine sirayet ettiği ve tabana empoze edildiği biçimiyle kalmadı. Stratejinin kurduğu bu dil, yerelde tüketildiği oranda değişime uğradı ve tüketildikçe baştaki amacın öngörmediği bir noktaya savruldu. Bunu Ferhat Kentel ve arkadaşlarının milliyetçilik araştırmasından biliyoruz. Bütüncül bir zihniyeti öngören milliyetçilik dili, tam da kendi altının oyulması anlamına gelen bir parçalanmaya uğradı ve böylelikle bölen, parçalayan bir işleve oturdu. İttihat ve Terakki’nin kana, ırka dayalı bir ülke öngören milliyetçilik dili, Çorum’da, Trabzon’da ve ülkenin pek çok yerinde yerel ve birbirini tehdit algılayan bir yoruma evrildi.
Mustafa Kemal dönemi ve sonrasına gelirsek... Mustafa Kemal’in İttihatçılarla arasında ‘askerin siyasete bulaşmaması’ üzerinden ciddi bir gerilim içinde olduklarını, İttihatçıların kirli eylemleri ve özellikle Ermeni kıyımları konusunda Mustafa Kemal’in rahatsızlık içinde olduğu da bilinen bir konu. Enver Paşa’nın Osmanlı’yı emperyalist bir savaşa sokarak egemenliği tehlikeye atmış olması da Mustafa Kemal’in not aldığı önemli bir konuydu. Ancak Ermeni kıyımarında rolü olan ve yargılanmamak için Anadolu’ya kaçan İttihatçı kurmayların Kurtuluş Savaşı’nda yer almaları ve kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinde bulunmaları, bu kişilerin Cumhuriyet sonrasında önemli mevkilerde bulunmalarına yol açtı. Ancak bunların bir kısmı 1927 yılına kadar olan dönemde tasfiye edildi. Zaten azınlıklara karşı düşmanca tutum ve uygulamaların 1939’dan itibaren (çift kur’a askerlik, Varlık vergisi vs) başladığını görüyoruz. Kastım buydu.
EMRE DURSUN: Biliyorsunuz, bugünlerde “Atatürk’ü sevmiyorum” diyenlerin, düşüncelerinden de öte, duygularından dolayı yargılandığı bir “Yanlış Cumhuriyet”in, “travma”larıyla cebelleşiyoruz hep birlikte. Bu “Yanlış Cumhuriyet” ilk büyük yanlışını nerede yaptı sizce?
MARKAR ESAYAN: Açıkçası Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren her şeyin yanlış yapıldığını, art niyetli olduğunu, tamamen kadük bir proje olarak kaldığını söylemenin çok da doğru olduğunu zannetmiyorum. Klişe tekrarlamak pahasına, o günün ve dünya şartlarını göz önüne almadan bugünden anakronik yargılara varmak da bize fazla yarar sağlamaz. Türkiye bugün çok büyük bir sarsıntı geçiriyor. Bu bir vaka ve yanlış cumhuriyetin değil belki ama, cumhuriyet döneminde bolca yapılmış yanlışlarla yüzleşilmemişliğin kaçınılmaz sonucu olarak yaşıyoruz bunları. Yanlışlarla yüzleşmemek bir ihmal değildir. Bir politikadır ve bu politika uzun süre uygulandığında bir ‘ahlak’ yaratır. Bu ahlak toplum içinde daha çok sözlü olmayan bir ‘sözleşmeler dizisini’ uygulamaya sokar. Bugün beni Ergenekon tipi çete örgütleri kadar endişelendiren diğer bir olgu, bu ahlakın bu tip yapılanmalar ile kurduğu doğal özdeşleşmedir. Vergi kaçıran, başkalarının malına konan, resmi görevlerini menfaate tahvil eden, banka hortumlayan, adaleti mafya ile arayan, intihal yaparak profesör olan, üniversite sınavına kendi yerine başkasını sokan, devlet arazisine gecekondu yapıp satan her bir birey, bu büyük çete ile doğal bir özdeşleşme kurmuş ve aynı ahlakın kodu üzerinden iletişime geçmiş oluyor. Dolayısıyla, Türkiye’de bir şeylerin gerçekten değişmesi ve toplumsal bir yüzleşmenin gerçekleşmesi talebi, ancak bu menfaat networkünde bir şekilde yer almamış, zayıf temsiliyet gücü olan veya bu duruma isyan eden dürüst kesimlerden geliyor. Diğer talepler ise vaziyeti idare etmeye yönelik samimiyetsiz bir duruşu ima ediyor.
“Taraf klişe kırıyor ve bu klişelerin kırılabileceğini, böyle bir gazeteciliğin mümkün olduğunu bizzat risk alarak ortaya koyuyor.”
EMRE DURSUN: Son günlerde Taraf gazetesinin habercilik başarısı da kimi kesimlerde bazı “travma”lara yol açtı sanırım. Bu “yeni gazetecilik” neleri değiştirir Türkiye’de? “O Taraf”ta olmayı biraz anlatır mısınız bize?
MARKAR ESAYAN: Taraf gazetesi, yukarıda anlatmaya çalıştığım ‘ahlak’ı ve onun networkünde olmayı reddeden kesimlerin toplandığı, demokrasi ve hukuktan taraf, lakin her türlü akçeli ilişkiyi reddeden, her habere, her suiistimale, hangi kesimden gelirse gelsin karşı olan bir gazetecilik yapıyor. Türkiye’de he zaman haktan ve hukuktan yana olan, adaletsizliklere her durumda karşı çıkan, bunları yazan ve seslendiren kişi ve kesimler oldu. Ancak Taraf, habercilik ve evrensel demokrasi anlayışı ile klişeleri kıran bir pozisyon kurarak pek çok kesimi rahatsız etti. Taraf’ın sermayesi hakkında ortaya atılan iddialar, iftira atmak amacıyla bilinçli yapıldığı kadar, Türkiye’de böyle tarafsız ve cesur gazeteciliğin ‘özel bir görevlendirme ve arkasında sağlam bir destek almadan’ yapılamayacağı kabulüne de dayanıyor. Ahmet Altan bu iftiralara 18 Temmuz tarihli Taraf’ta cevap verdi. Taraf klişe kırıyor ve bu klişelerin kırılabileceğini, böyle bir gazeteciliğin mümkün olduğunu bizzat risk alarak ortaya koyuyor. Taraf’ın bu fonksiyonu dürüst ve tarafsız gazeteciliğin Türkiye’nin bundan sonraki geleceğinde daha mümkün olacağı gerçeğini ortaya koyuyor. Dokunulmaz, konuşulmaz hiçbir şeyin olmadığı şimdi çok daha kabul gören bir düşünce. Bunda Taraf’ın rolü gerçekten emsalsiz ve büyük oldu.
“Halkın nesne değil,
özne olma durumuna geçişini yaşıyoruz.”
EMRE DURSUN: Biri iktidarda olmak üzere, meclis çatısı altındaki iki partinin kapatılması istemiyle; “Önce devletin çıkarları, sonra adalet!” diyen yargı mensuplarının açtığı ve karara bağlayacağı davalar; bu süreçte ordu ve yargı mensupları arasında yapılan gizli görüşmeler, üniversitelerde türban serbestisinin iptali; Hrant Dink cinayetinden sonra, Dağlıca “baskını”nın da önceden bilindiğinin ortaya çıkması, TSK’nın olağanüstü “Eylem Planı”, 301. maddedeki harikulade “değişiklik”… Nereye gidiyoruz Markar Esayan?
MARKAR ESAYAN: Büyük bir kırılma yaşıyoruz. Sizin saydığınız tüm bu örneklerin kabul edilemezliği ve toplumdan aldığı açık tepki, yeni bir olgu. Halk artık olan bu şeylere tepki veriyor. Halkın nesne değil özne olma durumuna geçişini yaşıyoruz. Bizi bekleyen çok sıkıntılı bir süreç var. İmtiyazlı kesimlerin bugüne değin sorgulanmadan ve hoyratça kullandıkları iktidarı halka teslim etmekte gönüllü olmadıkları da ortada. Ergenekon bu düşüncenin savrulduğu en uç noktada duruyor. Ancak medya ve mecliste, bu soruşturma karşısında alınan akıl almaz pozisyonlar sadece kafa karışıklığı ile açıklanabilir şeyler değil. AKP’nin bu noktada yarattığı fark, Müslümanlık ve laiklik üzerinden dışlanmışlıklarının yarattığı azınlık hissinden yola çıkarak, seçkin laikler tarafında adam yerine konulmayan halk kitlelerine doğru bir perdeden seslenebilmiş olması oldu zaten. Benim öngörüm, Türkiye’nin orta vadede demokrasiden yana seçimini yapacak bir ülke olacağı.
EMRE DURSUN: New York Times gazetesi 2007 yılı başında, “Bu yıl Türkiye’de darbe olma olasılığı yüzde 50!” diye yazdığında Hasan Cemal bile “Yok artık!” demişti ama, 27 Nisan’da aynı sözü yeniden tekrarlamak zorunda kaldı: “Yok artık!” Yeni bir darbe beklemeli miyiz Türkiye’de? Ve askerin tahakkümünden nasıl kurtulacağız?
MARKAR ESAYAN: Türkiye’de kendi iç dinamiklerinden ziyade küreselleşmenin ve dünyanın tek bir pazar olarak algılanmaya başlanmasının paradoksik tesiriyle açık bir askeri darbe yapılması şartlarından hızla uzaklaştı. Küreselleşmenin yeni parametreleri küresel ticaret network’ünün sürekli açık ve işlevsel tutulmasını ifade ediyor. Dolayısıyla Türkiye’deki olası bir darbenin dünya hegemonları nezdinde bir itibarı yok. Böyle olunca olası darbenin maliyetini karşılayacak bir finansman ve meşruiyet unsuru da yok. Ancak Türkiye’nin iç dinamiklerinin sivilleşmeyi ifade eden kısmını ihmal etmek anlamına gelmemeli bu tespit. Ülkede uzun yıllardır zaten varolan, baskı altında görünürlüğe sahip olmayan antimiliter, demokrat ve sivilleşme yanlısı potansiyelin üzerindeki baskı, küreselleşmenin bu paradoksik etkisiyle hafifledi. Dolayısıyla, ülkede bir yandan dünya ticaret ağıyla direk ilişki kurarak zenginleşen, lakin zenginleştikçe de dönüşen muhafazakar bir Anadolu sermayesi var. Bu noktada sivilleşme yönünde bir fikri koalisyon oluşmuş durumda toplumda. Ortak Akıl gibi darbe karşıtı hareketlere baktığınızda, bu koalisyonun tüm renklerini görebiliyorsunuz. Öte yandan tarihle henüz hesaplaşılmadığı için darbelerin farklı yöntemlerle gündemde kalmaya devam ettiğini “ağır çekim darbe” şartlarıyla da yüz yüze olduğumuz da bir gerçek.
“AKP şüphesiz demokrasiyle çelişen ciddi hatalar yapıyor
ve bunu cezalandıracak kesim AKP’nin oy tabanı
olmayacak gibi görünüyor.”
EMRE DURSUN: İlk olarak DTP aleyhinde açılan “kapatılma davası” sürecinde, “demokrasi”yle pek haşır neşir olmayan ve söz konusu partinin kapatılmasını açık açık destekleyen AKP hükümetinin “demokrasisi” bizi nereye götürür sizce? İktidarın tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
MARKAR ESAYAN: AKP yukarıda sözünü ettiğim Anadolu sermayesinin, orta sınıf mütedeyyin geniş kesimlerin daha fazla zenginlik ve ülkenin yönetilmesinde söz hakkı taleplerinin siyasi bir tezahürü. Doğal olduğu için de güçlü bir hareketi ifade ediyor. Ancak bu hareket ülkede ekonomik tandanslı bir değişimi talep ediyor ve kökü ekonomik olan, siyasi kısmının ise türban ve jakoben laiklik yorumu gibi kendi tabanını işaret eden bir kısıtlılık içerisinde. AKP’den toplumun tamamının hassasiyetlerini kapsayacak bir demokrasi anlayışı içerisinde olmasını beklemek, aslında demokratik bir diktatörlük beklentisi ile örtüşüyor. Oysa tek bir partinin toplumun tamamına hitap etmesi doğaüstü bir durum olurdu. Şüphesiz AKP demokrasiyi kendi dünya algılayışı içerisinde yorumluyor ve kendi oy tabanının öncelliklerini önemsiyor. Bu da oldukça anlaşılır bir şey. Sorun, Türkiye’deki siyasi zeminin, sivil siyaset yapmaya kararlı diğer aktörlerinden, mesela ulusalcı olmayan, evrensel değerleri özümsemiş, toplumla ilişkili bir sol hareketten mahrum olması. AKP şüphesiz demokrasiyle çelişen ciddi hatalar yapıyor ve bunu cezalandıracak kesim AKP’nin oy tabanı olmayacak gibi görünüyor. AKP kendi oy tabanını tatmin ettikçe Tuzla’daki işçi cinayetlerinin, DTP’nin kapatılması karşısındaki kayıtsızlığın hesabını kesecek başat bir kesim yok henüz.
EMRE DURSUN: Hrant Dink “İyi Ermeniyimdir ben” derken, “iyi solcuyumdur da aynı zamanda” diye eklemişti. Türkiye’deki Ermeniler ne kadar “iyi solcu” sizce?
MARKAR ESAYAN: Türkiye’de solun halk kitleleri arasındaki genel kabul edilebilirliği ne ise Ermenilerde de odur. Ermeniler cumhuriyet tarihi boyunca demokrasinin olmadığı bir ülkede ideallerin peşinde koşmak yerine pragmatik seçimler yaparak ez az zarar görecekleri iktidarları desteklediler. Yeni cumhuriyetin kuruluşunda Mustafa Kemal’i 1915’e bulaşmamış temiz bir lider olarak gördüler ve CHP’ye destek verdiler. Ancak İsmet İnönü dönemindeki ayırımcı uygulamalardan dolayı çok acı çektiler ve 1946’dan itibaren de Menderes’in DP’sine yöneldiler. Bu dönemden itibaren de Ermeniler genel olarak sağ partileri desteklediler. 80 darbesinden sonra sivilleşmeyi ifade eden bir tavırla Özal’ın Anavatanı’na blok bir biçimde oy gitti Ermenilerden. Ermeniler, kadim tarihlerindeki ciddi hayatta kalma deneyimlerinden dolayı, hukuk ve demokrasinin işlemediği bir ülkede nasıl davranılması gerekiyorsa öyle davrandılar. Son seçimlerde de bağımsız sol aday Baskın Oran’a ve AKP’ye çok ciddi oy gitti Ermenilerden. Bu da Ermenilerin samimi ve dürüst söylemlere kapalı olmadıklarını, ancak günlük gerçekleri de göz ardı etmediklerini gösteriyordu.
“Hrant’ın kişiliğinde bir yandan Ermeniler kendi kimlikleriyle barıştılar, bir yandan da Türkler eski dostlarıyla yeniden buluştular.”
EMRE DURSUN: Hrant Dink’in ölümünden sonra Ermeniler neler hissettiler?
MARKAR ESAYAN: Ermenilik Hrant’a ve onun kalleşçe katledilmesine değin ateşten bir gömlek gibi taşınması çok zor bir kimlikti. Nitekim uzun bir süre Ermeniler ciddi toplumsal ve ideolojik baskılar altında gittikçeiçlerine kapandılar, büyük bir kısmı da bu baskılara dayanamayarak ülkeden göç ettiler. Bu şartlarda Ermeni gençlerinden siyasi bir bilinç beklemek hayalcilik olurdu. Bir yandan 80 darbesiyle apolitikleşen büyük hikâye, bir yandan da Ermenilerin kendi hikayeleri gençlerin büyük bir kısmının cemaatin periferisine savurdu ve kimlik kodlarını bozdu. O süreçte kişinin Ermeni olduğunu açıkça ifade etmesi bile ciddi bir risk taşıyordu. Ancak Hrant ve arkadaşlarının kurduğu Agos, Ermenilerin yeniden görünürlüğe kavuşmasını, büyük toplum tarafından keşfedilmesini sağladı. Ermenilerin sorunlarının ülkenin geri kalanına mal etmek yönünden tarifsiz bir işlev gördü. Lakin onun ölümü, Ermeniliğin kasıtlı olarak zarar verilmiş itibarını iade etti. Hrant’ın kişiliğinde bir yandan Ermeniler kendi kimlikleriyle barıştılar, bir yandan da Türkler eski dostlarıyla yeniden buluştular. Şu çevremde ve kendimde gözlemlediğim, cemaatin Ermeni olmaya dair hislerinin çok daha güçlendiğine dair. Bu durum en çok da gençleri etkiledi tabii.
EMRE DURSUN: Hrant Dink’in öldürülmesi, sadece bu ülkede yaşayan Ermeniler için değil, “güvercinlere dokunmayacak” herkes için (kara da olsa) bir milat oldu. Ama “farkına varmak” bir zafer olmasına rağmen, galiba biraz geç bir zafer oldu bizler için. Şimdi o yüzden bazı “duyarlılıklar” samimiyetten yoksun geliyor insanlara normal olarak. Neden gecikiyoruz hep? Türklerin Ermenileri, Ermenilerin türbanlıları, türbanlıların Kürtleri, Kürtlerin eşcinselleri, eşcinsellerin Alevileri, Alevilerin misyonerleri hatırlamaları için neden hep ayaklarımızın dibinde bir kan gölü oluşması gerekiyor ve sizce de bu tür deneyimlerden sonra “meydanları dolduran kalabalıkların” samimiyetleri anlamsız hale gelmiyor mu? Anlamlı, gecikmemiş bir ittifak nasıl kurulabilir?
MARKAR ESAYAN: Çünkü bunun bir bedeli var. Kimse o bedeli “başkası” için de üstlenmek istemiyor. Bu hem çok anlaşılabilir bir korku, çünkü en ağır şekilde cezalandırılıyorsunuz, hem de etik anlamda yitirdiğimiz değerlerle ilgili. Ermeniler 1915’te katliamlara uğrarken bu meseleye maalesef başta Kürtler olmak üzere, pek çok kesimler de iştirak etti. Şimdi, bu kesimler bu ciddi tarihsel kırılmanın kendilerine düşen kısmıyla yüzleşmeksizin, kendi uğradıkları haksızlıklarla mücadele etmeye çalışıyorlar. Buradaki etik sarsıntı, bugünün sorunlarının da çözülmesi karşısında engel oluşturuyor.
“‘Su çatlağını buldu’ felsefesini hiçbir büyük siyasetçi yapamaz, küçük, sıradan o köylü yapar.”
EMRE DURSUN: “Küçük insanlara güveniyorum” diyorsunuz. “Küçük insanlar” olarak bizler, “büyüklerin” açamadıkları sınırları nasıl açabilir, kuramadıkları köprüleri nasıl kurabiliriz? Nereden başlamalı?
MARKAR ESAYAN: Hayat sanıldığının aksine “büyük” insanların, büyük kararları ile değil, “küçük” insanların o büyük kararları nasıl yorumladıkları ile şekilleniyor. Halkın benimsemediği hiçbir şey kalıcı olamıyor. Öte yandan gündelik hayat, totaliter, baskıcı olanın takibinden kendi karmaşık arka sokaklarında kolaylıkla kurtuluveriyor. Sonuçta ortaya çıkan büyük insanların hayal ettiği bir dünya değil, burada küçük insanların gizli özne olarak güçlü bir söz hakkı var. Diğer yandan “küçük” insanlar hayatın içinde yaşadıkları için çok daha yeniliğe açık ve akıl-vicdan dengesini çok daha iyi kurabiliyorlar. “Su çatlağını buldu” felsefesini hiçbir büyük siyasetçi yapamaz, küçük, sıradan o köylü yapar.
EMRE DURSUN: Hrant Dink’in ardından Agos’un çizgisinde bazı olumsuz değişiklikler olduğu yönünde eleştiriler var. Nasıl değerlendiriyorsunuz bunları?
MARKAR ESAYAN: Bu konuda şimdilik yorum yapmak istemiyorum.
* * *
Bu röportajı uzun süre beklediğinizi biliyorum. Ancak Markar Esayan’ın kimi yoğunlukları nedeniyle bugüne kadar sarktı. Soruların ve cevapların “gündem”i pek ıskaladığını düşünmüyorum, ama özellikle sorulardaki ufak tefek oturmayan yerleri de, bu “zaman” mazeretiyle itelerseniz, onlar da oturacaktır sanıyorum.
Bir de son soru ve son cevap. Ben de, “yorum yapmak istemiyorum”. Sadece son dönemde yaşananlardan haberi olmayan bazı arkadaşlara bilgi vermesi açısından, Markar Esayan’ın Agos’ta yayınlanan son yazısını buraya alma ihtiyacı hissediyorum.
O zaman bu cevap da, daha anlaşılabilir hale gelebilir belki...
Kronik Muhalif adına, Markar Esayan’a sonsuz teşekkürlerimizi iletiyoruz.

VEDA YAZISI
Daha evvel bahsetmiştim ama, sizlere yazdığım bu son yazımın hatırına bir kez daha anlatmak istiyorum. Agos’ta ilk yazılarım 1997 yılında yayımlanmaya başlamıştı. Yazarlığın olmazsa olmazıdır; anlatacak çok şeyim, hayata dair pek çok itirazım vardı. Kapalı, suskun bir toplumun içinde, ondan daha da kapalı, içine çökmüş bir cemaatin kozasında yetişmiştim ve bu zelil “sessizlik”i bir türlü hazmedemiyordum. Görmezden gelinmenin, hakkını savunamamanın ve susmanın bir tür kölelik olduğunu hissediyordum. Hissediyordum lakin, itirazlarımı, dert edindiklerimi ve yüreğimde hazırladığım sözleri ete kemiğe büründürüp sunacağım ne bir platform, ne de imkânım vardı.
Sonra Agos kuruldu… Eminim benim gibi pek çok insan tam da bu sessizlik nedeniyle büyük bir coşkuyla karşılamıştı Agos’u. Bize bir Zadik armağanı olarak verilen sevgili ve biricik Agos’u…
Hrant’ın adını da ilk kez o zaman duydum.
Coşkuyla yazılarımı kaleme alıyor, Agos’ta basıldıkça da çok mutlu oluyordum. Sırf bu mu? Sorular yönelten, gündem yaratan, itiraz eden, hesap soran, fikrini korkmadan söyleyen, bizi bizim ağzımızdan anlatan onurlu ve gür bir “ses”e kavuşmuştuk nihayet. Yazı yazmaya ve Agos’a göndermeye devam ettim. Bir süre sonra, yazılarımdan biri basılmadı. Bir süre bekledim ve artık basılmayacağına ikna olduğumda da Agos’a küstüm. Hep zannettiğiniz gibi, altmışlarında bilge bir bey amca değil, en nihayetinde 27 yaşında, toy bir gençtim. Sonraki haftalarda Oşin ağabeyin bir yazısını okudum. Yazıda bazı hususlar kafama takıldı; oturdum bir şeyler karaladım ve gönderdim. Oşin ağabey bırakın hiddetlenmeyi, pek mesut olmuş, daha evvel haberi olsaymış, kendi köşesinde yayımlayacakmış. Söz konusu yazım tabii ki basıldı; derken…
Derken Hrant aradı beni. O hayran olduğum kişi telefonun öte tarafındaydı. Makalemi övdü ve bana neden yazı göndermediğimi sordu. Sormaz olaydı. Ben de başladım şikâyete. “Ben o kadar emek veriyordum da neden yazım basılmıyordu?”, “Bari neden basılmadığına dair bir bilgi verilseydi” gibi bir sürü laf işitti benden. Hrant sabırla yazı yazmam konusunda beni ikna etmeye çalışıyor, ben ise şikâyetlerimi sürekli tekrarlıyordum. İş tam kabak tadı veriyordu ki, -kendimi epey zorlayarak- bir şartla yazabileceğimi söyledim. “Nedir?” diye sordu. Ben de “Vallahi, köşe verirseniz yazarım, yoksa yazmam” dedim. Birkaç saniye kesildi konuşma. Sonra “Peki sürekli yazabilecek misin?” diye sordu Hrant. İçimden, “Allah allah” diye geçirdim. Herhalde yazardım. Nasıl yazmazdım!
“İyi o zaman, bu haftadan itibaren başla yazmaya… Ama bak, aksatırsan gözünün yaşına bakmam, ona göre” dedi. “Söz” dedim. “Bir hafta bile aksatmam.”
Hrant’la bu köşe için yaptığım sözleşme buydu.
O günden beri bir hafta bile yazımı aksatmadım. Köşeyi kaybetme korkusundan değil, ona verdiğim sözü tutmak, yaptığımız sözleşmeye sadık kalmak için. Ve tabii ki, bu sözleşmenin asıl öznesi olan siz kıymetli okuyucularıma olan saygımdan ötürü…
Geçen hafta, işte bu sözleşmeyle bana açılmış olan bu köşede yazımı okuyamadınız.
Dolayısıyla Hrant’la yaptığım sözleşme yenilenmemiş oldu. Yeni Agos’un yeni yönetiminin bu tasarrufuna saygı duymak bize yakışacak olan davranıştır. Zaten 19 Ocak’tan sonraki bir yıl boyunca da yayın kurulu üyesi ve editör olarak Agos’a katkıda bulunmaya çalışmış, sonra gördüğüm lüzum üzerine istifamı vermiştim.
Bu köşede bundan böyle benim yerime Yetvart Danzikyan’la muhabbet edeceksiniz. Kendisi çeşitli platformlarda takip ettiğim, çok değerli bir yazarımız, fikir insanımızdır. Bana gösterdiğiniz teveccühü kendisinden esirgemeyeceğinizi biliyorum. Agos bizim göz bebeğimiz. Ona katkıda bulunacak herkes de bizim için çok değerlidir. Ona laf gelmesini de, hor davranılmasını da yüreğimiz kaldırmaz.
Bu size bu köşede yazdığım son yazım. Bu veda yazısını yazmak benim için hiç kolay değil. Ammavelakin, Hrant’la yaptığım sözleşme benim açımdan devam ediyor. Yazdığım ve yaşadığım müddetçe de devam edecek. Hrantça yazmaya ve ses vermeye devam edeceğiz. Benim kendime 19 Ocak’ta verdiğim söz budur. Yazı işleri müdürlüğünü yaptığım ve köşe yazdığım Taraf gazetesinde buluşmaya, muhabbet etmeye devam edeceğiz.
Yapacak daha çok işimiz var.
Sözümüz var.
Hülasa, tebdili mekânda da ferahlık var.
Şimdilik hoşçakalın…
MARKAR ESAYAN
AGOS
|